Advert
Advert
Eğitime dair..!
Oğuz Aydoğan

Eğitime dair..!

Bütün insanlığın başına kara bir bulut gibi çöken covid-19 belasının hala tesirinden kurtulmuş değiliz.

2020 Mart ayından beri komite karşı başlatılan mücadelenin neticesinde toplumsal pek çok alanda olduğu gibi eğitim öğretimde de büyük kesintiler yaşadık. Öğrencilerimizin pek çoğu alınan karantina tedbirleri kapsamında okul yüzü görmediler dersek yanlış olmaz. Dolayısıyla biz öğretmenlere de sevgili öğrencilerimizi camlı ekrana yansıyan kamera görüntülerinin ötesinde göremedik.

Hem hükümetimizin aldığı yoğun tedbirler hem de toplum olarak attığımız fedakârca adımlarla ve tabii ki geliştirilen aşılarında verdiği cesaretle takribi1-1,5 senedir okullarda sistemli ve bilindik bir şekilde gerçekleştiremediğimiz eğitim-öğretim faaliyetlerini nihayet 2021-2022 döneminde olması gerektiği gibi ve yüz yüze başlatabildik.

Her şeyden önce eğitim camiası bu durumdan oldukça mutmain ve ziyadesi ile mutlu.

Bazı sosyal medya ve basın mecralarında bu pandemi döneminde ‘öğretmenlerin iş yapmadığını’ ve ‘oturdukları yerden boşuna maaş aldığını’ iddia eden birkaç talihsiz açıklamaya rağmen toplumumuzun kahir ekseriyetinin uzaktan eğitim faaliyetleri döneminde öğretmenlerimizin fedakârca katkısını takdir ettiğini ve talihsiz açıklamayı yapanlar gibi düşünmediğini biliyoruz.

‘Uzaktan eğitimin’ öğrenciler açısından ne kadar verimsiz, yorucu olduğunu ve hatta sağlık riskleri taşıdığını neredeyse kahve köşesindeki muhabbetler bile artık ifade ediyor. Hakikaten de bir eğitimci olarak bizim tüm tespitlerimiz de bu düşüncenin doğru olduğu yönündedir.

Peki ya uzaktan eğitimin, dijital öğretimin en büyük unsuru öğretmenler ‘uzaktan eğitim’den çok mu memnun kaldılar? Bir ekrana sığdırdıkları 30-40 öğrenciye günde 6- 7 saat ders anlatmaya çalışan ‘maarif erleri’ bu eğitim öğretim açısından oldukça sınırlı ve sıhhi şarlar zaviyesinden de oldukça mahzurlu eğitim metodundan hiç mi olumsuz etkilenmediler?

Tabii ki hayır! Uzaktan eğitimin öğrencilerimiz kadar mağduru aynı zamanda öğretmenlerimiz oldu. Mesleğini bihakkın yerine getirmekten büyük keyif alan her öğretmen saramadığı,koklayamadığı, bedeniyle ruhu ile göremediği öğrencilerinin özlemini çekti. Sınıflarına girip ‘günaydın!’ diyemediği ‘nasılsınız?’ deyip halini hatırını soramadığı öğrencilerinin yokluğunu derinden hissetti.

Öğrencilerine; ‘Ahmet yavrum önüne dön!’ ‘Ayşe kızım yanındaki ile konuşma!’ diyememenin büyük hasretini duydu. Çocuklar kameranız niye kapalı? Oğlum sesim geliyor mu? Evladım senin ismin niye farklı? Çocuğum mikrofonunu kapat! demek mesleğine aşık hiçbir öğretmeni gerçek anlamda eğitim-öğretim yaptığı konusunda ikna edemedi.

Afacan Mert’e “ Oğlum arkadaşının saçını niye çektin? diyememenin, sınıfların şen şakrak öğrencilerle dolu olmasıyla ancak kendini tamamlanmış hisseden bir öğretmende nedenli yıpratıcı tesirler bıraktığını en azından anlamaya çalışmamız gerekiyor.

Ya idareciler! Eğitimin yönetim kademesi! Öğretmen arkadaşlarımız çok zor,kimi zaman sıkıcı hatta bazen de ruhsuz da olsa ekranlardan öğrencilerini gördüler. Olması gerekenle mukayesesi bile mümkün değil ama yine de bu güç şartlarda da olsa eğitimin öğrenci – öğretmen ilişkisinden uzak kalmadılar. Oysa okul yöneticisi olarak bizler (her ne kadar zaman zaman dijital derslere misafir olup uzaktan eğitime dahil olsak da) bu boş sınıfları, yalnız koridorları ve ıssız bahçeleri ile okulumuzda adeta öksüz ve yetim bir anne gibi mustarip kaldık.

Artık bir anonim söze dönmüş “Şu mektepler olmasaydı bakanlığı ne güzel idare ederdik!” lakırdısının ne korkunç bir lafı güzaf olduğunu bilhassa biz idareciler yeniden hatırladık bu karantina günlerinde. Ne öğrencilerimizle ne velilerimizle, hatta uzunca bir süre ne de öğretmenlerimizle dahi okul çatısı altında buluşabildik.

Bu zorlu günlerde idareciler olarak neler yapamadık mesela?

Sabah okulun ana giriş kapısına en yakın bir yerde ‘dikilip’ gelen öğrencilere ‘günaydın!’ diyemedik. Kapıda bizi görüp de derse biraz geç kalan yavrularımıza, “Evladım saat kaç oldu? Neden geç kalıyorsunuz?” diyemedik. Daha ötesinde belki çocuğu ateşlendiğinden gece uyuyamayıp sabahda uyanmakta geciken ya da İstanbul’un malum trafik yoğunluğuna takılıp da birkaç dakika geç kalan sevgili meslektaşlarımızın biraz da utanıp sıkılarak “ Günaydın, Müdür Bey! Kusura bakmayın geç kaldım.” dedikten sonra önümüzden hızlı hızlı geçişlerini mütebessim bir çehre ile izleyemedik. Yine aynı öğretmen arkadaşlarımıza “Estağfurullah! Ne kusuru hocam, insanlık hali olur böyle şeyler!” deyip “iyi dersler!” temennisiyle sınıflarına uğurlayamamaktan epeyce bir süre uzak kaldık.

Pazartesi ve Cuma bayrak törenlerinde bazen evde eşlerimize hatta artık yeni nesil genç evlatlarımıza irad edemediğimizden mütevellit içimizde ortaya çıkan nutuk atamama eksikliğini gidermek için olsa gerek 5-10 dakikaya bulan mikrofon başı nasihatlerini öğrencilerimize büyük bir aşk-u şevkle veremedik.

Öğrencilerimize şöyle gür bir asker sesiyle “Rahat, hazır ol!” diyemedik. İstiklal Marşı’mızı ruhuna uygun bir heyecan içinde gür ve coşkun bir sesle okuyamadık, sevgili yavrularımıza okutamadık.

Öğrencisinin okul temizlik bağışını yapmak ya da yemekhane/servis ücretini ödemek için okula gelmişken “ Hadi bir de Müdür Bey’e uğrayıp bir çayını içeyim!” diye düşünen çok kıymetli velilerimizin güzel sohbetlerinden oldukça uzun bir süre mahrum kaldık.

Yaz boyu oldukça yoğun olarak geçirdiğimiz LGS tercihleri, 5. Sınıf kayıtları, ara sınıf nakilleri ve pandemi şartlarında Bakanlığımızın hazırlamış olduğu “Covit rehberine” göre tedbir alınmış okul hazırlıklarının ardından eylül ayının 6’sında nihayet o çok özlediğimiz ve yukarıda ifade etmeye çalıştığım şekilde çok yoğun olarak eksikliğini hissettiğimiz öğrencilerimize ve diğer her şeye kavuşuverdik.

İlk zilin çaldığı,ilk dersin işlendiği ilk günün heyecanı, coşkusu ve dahi sitresi tüm ülkeyi sardı. Biz idareciler için ilk gün neredeyse bir seneye bedeldir. Hadi ilk gün biraz mübalağalı olsa da bilhassa ilk hafta bir senelik eğitim-öğretim sezonunun nasıl geçeceğine dair oldukça fazla örnekler ihtiva eder. Bakmasını, görmesini bilenler, derinlemesine tahlilini yapabilenler için bu haftanın anlamı ve buna bağlı yoğunluğu, gerginliği ve dahi güzelliği çok farklıdır.

Bizim ortaokulda böyle bir haftaya uyandı. Her ne kadar artık ilkokul çocuğu olmasalar, büyümüş olsalar da pazartesi günü yavrularını okulun otomatik demirkapısından içeriye, okul bahçesine uğurlayan velilerimizin halleri görülmeye değerdi doğrusu.

 Balzac’ın “İnsanlık tragedyasını”andıran pek çok örnekliğin izlerini bulabileceğiniz enva-i çeşit insan hallerini barındıran bu tablodan hem tedbir almak hem de şahit olmak isteğimden dolayı uzak kalamadım.

İlk günün tüm heyecanlı stresini ve bir taraftan da sevinçli hâletiruhiyesine taşıyan bir idareci olarak odama çantamı bırakır bırakmaz kendimi bu yoğun veli kalabalığının önüne atıverdim.

Uzun pandemi yalnızlığının ardından yeni bir okula çocuklarını başlatmış velilerimizi okul kapısı önünden ayırıp evlerineişyerlerine yönlendirmek benim için haliyle oldukça meşakkatli oldu.

Velileri gönderdikten hemen sonra Bayrak töreni için okul fuaye alanına yöneldim. O çok özlediğimiz öğrenci seslerinin oluşturduğu uğultunun binaya verdiği ruhu farketmemek mümkün mü? Mikrofonu elime alıp da “Şehit Polis Mustafa Erdoğan Ortaokulu! Kıymetli öğretmen arkadaşlarım, Sevgili gençler, günaydın!” dediğimde film kaldığı yerden akmaya başladı. Sanki araya hiçbir şey girmemiş ve bir buçuk yıldır birbirimizden hiç uzak kalmamıştık.

İstiklal marşınıhep birlikte okuduk ama gür bir sesle, bağırarak yüksek bir tonla değil. Malum pandemideyiz. Olsun okundu ya. Tüm sınıfları bahçede toplayamadan okul fuaye alanında birkaç öğrenci grubu ile ve diğer öğrenciler sınıflarda olarak da olsa İstiklal Marşı’mızı okumak güzeldi.

Ne diyelim büyük Marş’ın büyük şairi demiş ya: “ Allah bu millete yeni bir İstiklal marşı yazdırmasın!” diye. Biz de şöyle ilave de bulunalım bu hakikat kokan manidar söze.”Allah bu milletin çocuklarını okullarında İstiklal Marşı’mızı topluca, gür ve müteheyyiç bir sesle okuyamadığı bu zor günlerden bir an önce ve bir daha gelmemek üzere halas eylesin.”

Öğrenciler sınıflarında, öğretmenleri başlarında. Okul müdürü olarak herkesi yerli yerine koyduğumuza göre biz de artık yerimize geçebiliriz dedik ve müdür odasına geçiverdik.

Her şey bitti mi? Hepsi bu kadar mıydı? Ne münasebet mücadele asıl şimdi başlıyor! Şimdi artık gerçek eğitim öğretim meselesine dönüyoruz. Yazdan beri yürütülen her şey eğitiminlojistik işleriydi. Ya şimdi? Efendim savaş cephede kazanılır değil mi? Tabii ki aksini düşünmek ne mümkün?

O halde herşey yeni başlıyor, eğitimin gerçek mücadelesi öğrencinin öğretmeni ile buluştuğu andan itibaren olanıdır. Okulun tadilatıymış, tamirataymış,Covit tedbirleriymiş temizlikmiş, güvenlikmiş, ders planları programları vb.  vb. Bunlar olmadan zaten olmaz. Ama asıl meselemiz eski tabirle “keenlemyekün” yani olmazsa olmaz olan canın cana, ruhun ruha, gözün göze değdiği andan itibaren başlayandır. O da öğrenci ve öğretmen arasında olur ki bütün mesele bu olanın nasıl olacağı, nasıl başlatılacağı ve ne şekilde devam ettirileceği hususudur.

Aslında bu sorulara teorik olarak verilecek cevaplar muhakkak ki sayısız. Ben bu süreçte bir vesileyle okulumuzu teşvik eden ziyaretçilerimizle eğitim-öğretim üzerine yaptığımız kısa sohbetlerden yola çıkarak konuya değinmek istiyorum.

Biri 8. sınıfa geçmiş diğeri bu sene 5. sınıfa yeni başlamış iki torunu bizim okulda okuyan çok kıymetli Tokat milletvekilimiz Yusuf Beyazıt hemşehrim bu babdaki misafirlerimizin ilki oldu.

Hangi gün ve saatte geleceğinden önceden randevulaştığımız için haberdar olduğum halde odamda siyasi partilerimizden birinin başkan yardımcısı olan başka bir velimle bir konuyu mütalaa halindeydik ki kıymetli vekilimiz odayı teşrif etti.Elinde hediyesiyle birlikte vekilimizi oldukça sıradan ve mütevazı bir şekilde ve biraz da aniden görünce şaşırmadım diyemeyeceğim.

Vekilimiz ile kendi açımdan oldukça müstefit olduğum bir sohbet gerçekleştirdik. Tokat Niksar’da yaptığı öğretmenlik yıllarından bir anısını şu şekilde paylaştı bu sohbet esnasında değerli Yusuf Beyazıt hemşehrimizsayın vekilimiz:

“Lisede din dersleri öğretmeniyim.Müfredat gereği öğrencilere sure ezberleri veriyorum.Kast-ı mahsusla sınıfta değil çarşıda istiyorum ezberledikleri sureleri bana okumalarını öğrencilerimin. Bir taraftan Çarşı sokaklarını arşınlıyor diğer taraftan gençlerden ezber dinliyorum. (Eski feylesofların bağlarda, bahçelerde öğrencileriyle yürüyerek meşk ettikleri felsefe dersleri misali, diyesim geliyor ama vekilimizin sözünü kesmekten imtina ediyorum.) Aslında onlarla hemhal oluyor,duygu dünyalarına giriyorum.Dört duvar arası denilen sınıfta bunu yapmak bazen pek mümkün olmuyor.”

 (Tokat vekilimizi dinlerken, ‘söylediklerimizle değil yaptıklarımızla ve biraz da sınıf dışında paylaştıklarımızla gençlerin taze dimağlarında birtakım izler bırakabiliriz ancak!’ düşüncesi geçiriyor zihnimden.)

“Yine derse girdiğim sınıflarda hiçbir zaman erkekkız hiçbir öğrencime açık bir telkinata teşebbüs etmedim. Buna rağmen dersine girdiğim sınıftaki bazı kızlarımız kapandılar.(Zaten Nebevi tebliğ ve irşat usulü de bunugerektirir. Kâl’den, yani sözden ziyade hâl ile bir şeyler söyleyebilmeyi başarabilirsek bu muhataplarımız üzerinde daha müteessirâne oluyor.  Modern eğitim felsefesinin davranış değişikliği oluşturma da en etkili yöntem olarak örneklediği “yaparak- yaşayarak eğitimöğretim ilkesi de aslında bu nebevi yöntemi öngörüyor diye yine aklımdan geçiriyorum!)  Sınıfta bulunan ve Niksar emniyet müdürümüzün kızı olan öğrencim de kapanmak isteğini ailesine bildirmiş. Bir müddet sonra velim olan Müdür Bey biraz da aba altından sopa gösterircesine kızının derslerinden etkilendiğini ve kendileri istemediği halde kapanmak fikrinde olduğunu tarafıma ifade etti. İrticai faaliyet noktasına kadar sözü getirmeye çalışınca ben de Emniyet Müdürümüze‘her türlü takibat/ tahkikat yetkiniz dahilindedir!’ diyerek konuyu kapattım. Sonrasında Emniyet Müdürü çözümü Niksar’dan tayin istemekte buldu Oğuz Hocam.”

(Zaten Nebevi tebliğ ve irşat usulü de bunugerektirir. Kâl’den, yani sözden ziyade hâl ile bir şeyler söyleyebilmeyi başarabilirsek bu muhataplarımız üzerinde daha müteessirâne oluyor.  Modern eğitim felsefesinin davranış değişikliği oluşturma da en etkili yöntem olarak örneklediği “yaparak- yaşayarak eğitimöğretim ilkesi de aslında bu nebevi yöntemi öngörüyor diye yine aklımdan geçiriyorum!)

“Sana acizane tavsiyem madem yazı çizi işlerin de var, entelektüel olarak da bir müktesebata sahipsin bir liseye müdür ol ve ‘hikayesi olan’ bir müdürlük yap.Mesela her sınıfın en başarılı öğrencilerinin velilerine ev ziyaretleri gerçekleştir. Asla bir bardak sudan fazla ikramı da kabul etme. Velilerine böyle başarılı çocuklar yetiştirdiğiniz için devletimiz milletimiz adına size teşekkürlerimi ifade ediyorum de ve kendilerini onore et. Sonra sınıfların akademik başarısı en düşük öğrencilerinin ailelerine misafir ol. ‘Sizi tebrik ediyorum, çok efendi, çok nazik ve duyarlı öğrenciler yetiştirmişsiniz’ diyerek onları da biraz abartılı da olsa mutlu et. Bilhassabu ikinci gruba karşı yapacağın söylemlerin hem veliler hem de daha çok o sınıfta adı yaramaza çıkmış öğrenciler üzerinde başlatacağı olumlu davranış değişikliklerinin ulaşacağı boyutu sen dahi hayal edemezsin.”

Çok kıymetli vekilimiz, değerli ağabeyimhemşehrim Yusuf Beyazıt’la eğitim üzerine sohbetimiz kendisinin Ankara’da Eğitim-Bir-Sen’i bir grup arkadaşıyla nasıl kurduklarına, rahmetli kurucumuz Büyük şair ve yazar Akif İnan’ı bir gece sabaha kadar başkan olmaya ikna için ne kadar uğraştıklarına dair anılarına değin uzandı.

Okulun ilk günü.Heyecanın en zirvede olduğu sınıfları okula yeni başlamış 5’leri her sene mutat olduğu üzere ziyaret ediyorum. Öğretmenleri ile ders işlerken sınıflara girip öğrencilerle kısa bir tanışma yapıyorum. Bu esnada sınıftaki öğretmen arkadaşlarımdan birisiyle aramda geçen kısa konuşmayı kendime bir pay çıkarmak maksatlı anlamayacağınıza itimat ederek paylaşmak istiyorum.

Tüm 5. sınıflara girdim.Genç çocuklarımızın gözlerine yansımış sevinç ve yüzlerine yerleşmiş heyecanı müşahede ettim. Kendimi tanıttım.  ‘Okulumuza hoş geldiniz!’ diye başlayan kısa bir tanışma konuşması yaptım. Konuşmanın sonunda akşam eve gittiğinizde Okul müdürümüz Oğuz Aydoğan amcamızın size selamları var diyerek evinizdeki başta büyükleriniz olmak üzere herkese sevgi ve selamlarımı iletirseniz sevinirim çocuklar dedim. Sınıftan ayrılmak üzere kapıya yönelip koridora adım atmak üzereydim ki peşimden gelen dersin hocası: “Müdür Bey çıtayı çok yüksek tutuyorsunuz. Bakalım sizden sonra gelecek Okul müdürümüz aynı heyecanı taşıyıp aynı alışkanlığı sürdürebilecek mi? Ben sizden önce kaç müdürle çalıştım ama böyle ilk günden sınıfları dolaşıp öğrencilerin halini hatırını soran yetinmeyip büyüklerine selam gönderen bir okul müdürü ile ilk defa çalışıyorum” deyiverdi. “Sürdürür hocam niye sürdürmesin. Gelecek müdür bizden daha sistemlisini ve güzelini de yapar. Hiç meraklanmayın!” diyerek temennilerimi ifade ettim.

Tekrar da fayda var. Derdim tabi ki kendime pay çıkarmak değil. Kişiselleştirmeden söyleyecek olursak yukarıda bir okul müdürünün oldukça normal ve hatta ekstra gündem dahi olmaması gereken bir küçük farkındalık çabası neden bir öğretmen arkadaşımızda böyle bir karşılık buluyor hala diye düşündüm.

Buna benzer bir tepkiyi bir veli toplantısından sonra da yaşamıştım. Yine 5. sınıflarda hafta sonu Veli- Öğretmen toplantıları yapılıyordu okulda. Okul müdürü olarak ben, müdür yardımcı arkadaşım, rehber öğretmenimiz veAile Birliği Başkanımızla birlikte her sene olduğu gibi hep birlikte sınıflara girip velilerimize “Hoş geldiniz, bize iletmek istediğiniz bir husus var mı?” diyerek aslında yine oldukça olan bir iş yapıyorduk. Bir velimiz “Hoş bulduk!” dedikten sonra şöyle bir mukabelede bulundu. “Müdür Bey çok teşekkür ediyoruz ilginize. Çocuğum 5. sınıfa geçene kadar ilk defa bir veli toplantısında sınıfları ziyaret eden okul müdürü gördüm.”

İnsanız ve bir nefis taşıyoruz.Bu velimizin sözleri de yukardaki Hoca Hanımın sözleri gibibeni şahsen oldukça memnun etmişti lakin eğitim camiamız adına derin bir düşünceye dalmaktan da kurtulamamıştım.

Şimdi yukarıdaki örnekler bize gösteriyor ki aslında eğitim ve öğretimde yapılacak şeyler çok basit. Bizler bazen gözümüzün önündeki çözümden habersiz kalabiliyoruz. Sorunları çok büyüttüğümüzden midir bilinmez ama çözümlerinde çok büyük tedbirler, bizim müdahale edemeyeceğimiz kadar uzakta olan ve sistemik büyük değişimleri gerektiren şeylerde mündemiç olduğu zehabına kapılıyoruz.

Oysa hayatın her alanında olduğu gibi eğitim sath-ı mailinde de ne kadar sorun varsa o kadar da çözüm yolu vardır. Çoğu zaman da en büyük sorunların dahi çözümü en küçük ve oldukça basit bir adımın atılması ile mümkün olabilmektedir.

Hayatta her şeyin ‘ikinci bir yolu’ olduğunu biliyoruz. Biliyoruz ama ezberlediğimiz bir yolu terkedip bu, potansiyel birtakım alternatif imkanları da barındıran ‘ikinci yola’ başvurmak nedense bize zor geliyor. Ezbere konuşup ezbere yaşıyoruz çoğu zaman.

Alışkanlıkları terk etmek hakikaten de zor. Bildiklerimizi bir müddet kenara koyup yeni şeyler öğrenmek insanın en azından huzurunu, zihni ve bedensel konforlu kaçırıyor. Ne yazık ki Âdemoğlu yeryüzüne indiği günden beri de ezberinin, alışkanlıklarının, bildiğinin esiri. Ötesine geçmek çok az sayıda insana nasip oluyor ancak.

İş bu “İkinci yolun” çok daha keyifli, heyecanlı, diriltici ve bereketli olduğunu farkedenler ise zaten etraflarında fark oluşturuyor,çevrelerine fark katıyor.

Yazıyı yine kısa tutamadık ve biraz daha uzatacağız ama tam ben yazıyı bitireyim artık diye toparlamaya çalışıyordum ki Kilis’tenbenim gibi orta okul müdürü olan bir müdür arkadaş telefonla aradı.Bu arkadaşımla aramızda geçen konuşmayı burada ifade etmezsem de olmayacak gibi.

Biz de matematik öğretmenliği yapan ve tayinle hocamın okuluna giden bir bayan öğretmenimizin aracılığı ile pandemi öncesinde tanışmıştık müdür arkadaşla. Hoca hanım okulun bazı ihtiyaçlarını fark edince okul müdürü arkadaşa “MüdürBey İstanbul Başakşehir ‘deki okulun Aile Birliği güçlüydü. Okul müdürümüzün telefonunu size vereyim bazı ihtiyaçlarımızın karşılanmasında eminim ki bizlere yardımcı olur, demiş. Böylece bu Kilis’teki Ortaokul Müdürü arkadaşla tanışmıştık. Müdür arkadaşın istirhamıyla çok da büyük bir meblağ tutmayan (tabii bizim okul için durum böyle oysa Kilis şartlarında bazen bu meblağ bile aile birliği imkânlarıyla karşılanamayabiliyor) internet sistemleri teknik malzemelerini Aile Birliği olarak karşılaşmıştık okulun.

İşte yazının sonuna yaklaşırken arayan Kilis’teki Ortaokul Müdürü arkadaşım;”Sayın müdürüm yeni eğitim-öğretim sezonumuz hayırlı, uğurlu olsun. 2 yıl önceki katkılarınızı unutmuş değiliz. Bugün 600 tanesi geçici sığınmacı statüsünde olan 900 mevcutlu bir okuluz. Haliyle bu senede lüzumu hasıl olursa sizlerden destek bekliyoruz.” dedi.

“Ne demek değerli hocam hepimiz aynı gemideyiz.Sizin Kilis’teki okulunuz bizim okulumuz.Bizim buradaki aile birliği imkanlarımız da haliyle sizlerin imkânı sayılır.Tabii ki resmiyet çerçevesinde olarak her türlü destek vermekten gurur duyarız” dedim.

İkimiz de okul müdürü olduğumuz ve protokol itibariyle aynı seviyede bulmamıza rağmen kıymetli arkadaşımın “Bir emriniz var mı sayın müdürüm? diyerek sözü sonlandırdığında isebir taraftan inanılmaz bir mahcubiyet duydum. Diğer taraftan ise okulunun imkânlarını artırmaya çalışan idealist bir müdürün her türlü imkansızlığa rağmen kendisine “ikinci bir yol” arayışına girişmekten imtina etmeyişi dolayısıyla da maarif camiamız adına ziyadesiyle mutlu oldum.

Bir diğer taraftan ise Müdür Bey’in bu tarzı ve tavrı beni 2010-2013 yıllarında yine Başakşehir ‘de ilk müdürlük yaptığım Kayabaşı Çamlık İlkokulu’ndaki dönemlerime götürüverdi. Okulun kısıtlı şartları dolayısıyla ‘kardeş okul’ uygulaması kapsamında güçlü bir aile birliğine sahip olan ve aynı ilçe sınırları içinde Bahçeşehir bölgesinde yer alan bir ilkokulun müdürlüğünü yapan ‘abimizle’Kilis’teki müdür arkadaşla aynı amacı güden ve benzer bir duygu dünyasında kurduğum ilişkileri hatırlayıverdim. Okul aile birliği başkanımız ve aynı zamanda mahallemizin de imam hatibi olan cami hocamızla değerli müdürümüzün okuluna giderek mevcut okul imkanlarımızı artırma gayretlerimiz gözlerimin önünde canlanıverdi.

Mevcut yolun imkansızlıklarından, zorluklarından şikâyet etmek çok kolay. Asıl olan her hâlükârda “ikinci bir yolun” olduğu sırrına ermek ve bu sırdan güç alarak iş bu “ikinci ihtimali” ısrarla, sabırla ve sebatla aramaya/bulmaya çalışmaktır diye düşünüyorum.

“İkinci yol” arayışlarımız bazı zamanlar kaybolmamıza, üzülmemize, kırılmamıza neden olabilir. Oysa alışkanlıklarımızın ötesindeki bu yeni yolda sebatla ilerlemeyi başarır, sabırla yürümekte muvaffak olursak işte o zaman bu “ikinci ihtimalin” tüm güzellikleriyle hayatımız yepyeni bir anlam bulur.Böylece imkansızlığı imkana çevirmenin verdiği engin bir gönül, dingin bir ruh bütünlüğü içerisinde mutlu, mesut yepyeni bir dünyaya huzur içerisinde uyanıveririz.

Eskisi gibi “yüz yüze” başlayan yeni eğitim-öğretim yılımızın başta sevgili öğrencilerimize, değerli velilerimize ve tüm maarif camiamıza hayatta ‘imkânsız diye bir şeyin olmadığı’ ve her zaman “ikinci bir yolun” olduğu gerçeğinin farkına hep birlikte vardığımız güzel bir başlangıcı mümkün kılması temennisiyle.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay: Cenevre’de, Rum kesimi çözümsüzlükten yana tutumundan vazgeçmiş değil
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay: Cenevre’de, Rum kesimi çözümsüzlükten yana tutumundan vazgeçmiş değil
Kırgızistan-Tacikistan sınırındaki çatışmada ölü sayısı 39'a ulaştı
Kırgızistan-Tacikistan sınırındaki çatışmada ölü sayısı 39'a ulaştı
Dış ticaret istatistikleri açıklandı
Dış ticaret istatistikleri açıklandı